“Milletler sadece topraklarını değil, hafızalarını da kaybettiklerinde yenilirler.”
Türkiye, Tanzimat’tan bu yana tarih eğitiminde kavramlar ve bakış açıları bakımından derin bir zihniyet dönüşümü yaşadı. Bu cümle kimilerine ağır gelebilir; ancak bugün kullandığımız tarih kavramlarına, çocuklarımıza öğrettiğimiz dile ve geçmişi yorumlama biçimimize baktığımızda üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Teknoloji üretiminde geri kaldığınız dönemlerde matematik, fizik, kimya veya mühendislik alanlarında yabancı terminolojinin kullanılmasını belirli ölçüde anlayabilirsiniz. Çünkü bilim evrenseldir. Fakat tarih… Tarih öyle değildir. Tarih, bir milletin hafızasıdır; kimliğidir; şahsiyetidir. Milletlerin hafızası ise ithal kavramlarla inşa edilemez.
Ne acıdır ki tarih yazmakta çağ açıp çağ kapatan bir milletin evlatları, uzun yıllar kendi tarihini çoğu zaman Batı merkezli kavramlarla okumak zorunda kaldı. Avrupa tarih yazımında şekillenen birçok kavram, sorgulanmadan ders kitaplarına taşındı. Böylece yalnızca bilgiler değil, olaylara bakış açıları da aktarıldı.
Yıllarca “Haçlı Seferleri” dedik.
Peki bu ifade gerçekten bizim medeniyet tasavvurumuzu yansıtıyor muydu?
Kudüs’ün işgali ve Mescid-i Aksâ’da yaşanan büyük katliamlar gibi hadiseleri anlatırken kullanılan kavramların hangi bakış açısını yansıttığını yeniden düşünmek gerekir. Tarih, yalnızca olayları değil, o olayları anlatırken seçtiğimiz dili de sorgulamayı gerektirir.
Çocuklarımıza yıllarca “Büyük Coğrafi Keşifler” öğrettik.
Peki gerçekten yalnızca keşif miydi?
Vasco da Gama, Kristof Kolomb, Ferdinand Macellan ve Amerigo Vespucci… Avrupa tarih yazımında büyük kâşifler olarak anlatılan bu isimlerin faaliyetleri; sömürgecilik, köle ticareti, yerli halkların maruz kaldığı büyük acılar ve dünyanın ekonomik dengelerini değiştiren gelişmelerle birlikte ele alınmadan tarih eksik kalacaktır.
Bir başka örnek…
Yakın Doğu, Orta Doğu, Uzak Doğu…
Kime göre yakın?
Kime göre orta?
Kime göre uzak?
Bu kavramlar Avrupa merkezli bir coğrafya anlayışının ürünüdür. Coğrafyanın merkezini Avrupa kabul ettiğinizde anlam kazanan bu ifadeler, farklı medeniyetlerin bakış açısından aynı karşılığı taşımaz. Kavramlar, dünyayı nasıl gördüğümüzü de şekillendirir.
Yıllarca ata yurdumuz Türkistan yerine Orta Asya dedik. Böylece yalnızca bir coğrafyanın adı değil, o coğrafyanın binlerce yıllık Türk-İslam birikimini çağrıştıran hafızası da zamanla geri planda kaldı.
Yine aynı şekilde, tarihî ve kültürel aidiyetimizi ilgilendiren birçok isim ve kavram üzerinde yeterince düşünmedik. Oysa isimler sadece kelime değildir; hafızadır, aidiyettir, medeniyet tasavvurudur.
Doğu Roma Devleti’ni uzun yıllar Bizans adıyla anlattık. Bugün ise bu adlandırmaların tarih yazımındaki serüveni daha dikkatli inceleniyor. Tarih, ezberleri tekrarlamak değil; kavramları da sorgulayabilmektir.
İşte tam da bu noktada, Millî Eğitim Bakanlığının Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli kapsamında tarih müfredatında yaptığı kavramsal düzenlemeleri önemli ve umut verici buluyorum.
Artık ders kitaplarında;
* Orta Asya yerine Türkistan,
* Bizans yerine Doğu Roma,
* Anadolu’nun Türkleşmesi yerine Anadolu’nun Türkiye hâline gelmesi,
* Türk ve İslam medeniyetinin bakış açısını daha fazla yansıtan kavramsallaştırmalar
öne çıkarılmaya başlanmıştır.
Bunlar küçük değişiklikler değildir.
Çünkü medeniyetler önce kelimelerini değiştirir.
Sonra zihinlerini…
Sonra geleceklerini…
Elbette yapılacak daha çok iş vardır.
Tarih eğitiminde kullanılan kavramların, farklı bakış açılarıyla yeniden değerlendirilmesi; milletimizin tarihî tecrübesini ve medeniyet birikimini daha güçlü yansıtacak bir dilin geliştirilmesi önem taşımaktadır.
Çünkü tarih bir mahkemedir.
Yeni belgeler ortaya çıkar.
Yeni kaynaklar bulunur.
Yeni yorumlar yapılır.
Hakikat arayışı ise hiçbir zaman sona ermez.
Asıl mesele; hakikati arayacak, sorgulayacak ve farklı kaynakları okuyabilecek nesiller yetiştirebilmektir.
Bir Türk genci; dilini, tarihini ve medeniyetini güvenilir kaynaklardan öğrendikçe özgüveni de güçlenecektir. Hafızasını koruyan milletler, geleceğini de daha sağlam inşa eder.
Bugün ilk defa uzun zamandır farklı bir iklim hissediyoruz.
Sanki uzun bir uykudan uyanıyoruz.
Sanki hafızamızı yeniden hatırlıyoruz.
Sanki tarihimizi yeniden kendi kavramlarımızla okumaya başlıyoruz.
Bu sebeple Millî Eğitim Bakanlığının tarih müfredatında attığı adımları kıymetli buluyoruz.
Çünkü bunlar bir son değil…
Bir başlangıçtır.
Bir millet önce hafızasını yeniden keşfeder.
Sonra özgüvenini.
Sonra istikbalini.
Ümit ediyoruz ki bundan sonraki süreçte tarih eğitimimiz, evrensel bilimsel yöntemden uzaklaşmadan, kendi medeniyet perspektifimizi de daha güçlü yansıtan bir anlayışla gelişmeye devam edecektir. Millî hafızasını koruyan nesiller, Türkiye Yüzyılının en büyük güvencesi olacaktır.
KİRLİ OYUNLARA VE GENÇLERİ MAŞA YAPANLARA: "HADİ ORADAN!”
MEB Müfredatında Millî Hafızaya Dönüş Kimleri Rahatsız Eder?
TOPLANIYORUZ, TOPARLANIYORUZ
Tarihin Doğru Tarafında Sendikacılık
YERYÜZÜ KARANLIĞI KALBİNİZLE AĞARIYOR
İNANCIN VE AZMİN GÜÇLÜ MİRASI: ZİRVELERİ AŞAN, GELECEĞE UZANAN KOCA BİR ÇINAR
KARAMAN’DA BİR AVUÇ İDRAKSİZİN KOPARTTIĞI FIRTINA
Algı, Gerçeği Perdelediğinde Çöker
İLKSAN’da Göz Boyayan İyileştirme